KULÜBE
Seyrek ağaçların olduğu ıssız
bir yerde, derme çatma bir kulübedesin. Dışarıda bazen hızlanıp bazen
yavaşlayan bir yağmur var. Gaz lambasının ışığında kitap okuyorsun. Gaz
lambasının ve odun sobasının hafif alevinin dışında bir ışık yok içeride. Derme
çatma, ama düzenli, sade ve sağlam kulübenin tek göz odasının içinde loş bir
aydınlık var. Dışarıdan gelen yağmurun sesine, şimşekler ve hafif bir rüzgar
uğultusu eşlik ediyor. İçeride ise sobadan gelen çıtırtılardan başka bir ses
yok. Bazen çayını yudumlamak, bazen yağmuru dinleyip, pencereden dışarı bakmak
için ara veriyorsun kitabını okumaya.
Dışarısı alacakaranlık, hava
kapalı olduğu için sabahın erken saatleri mi, yoksa akşam mı olduğunu anlamak
zor. Zaten gerek de yok, saatin kaç olduğunu bilmemek daha iyi, önemi yok
çünkü. Zamanın anlamını yitirdiği, ve adeta durduğu bir andasın.
Kulübenin içinde sobanın
yanındayken yağmuru ve rüzgarı dinlemek…
Ve sonra tekrar okumaya dalmak. Bir süre daha okuyorsun, kitaba
dalmışsın, kim bilir kaç saat geçmiş. Biraz dışarı çıkmak, yürümek, hareket
etmek istiyorsun. Yağmurluğunu giyip dışarı çıkıyorsun. Yağmuru yüzünde,
ellerinde hissetmek güzel, yaşadığını daha fazla hissetiriyor sana.
Alacakaranlığın içinde zar zor seçilebilen ağaçlığa doğru yürüyorsun gölgelerin
içine. Yürürken otların hafif çıtırsı ve nefesinin sesi eşlik ediyor şimdi
doğanın seslerine.
Kulübenin loş ışığını ve
sobanın sıcaklığının kıymetini daha iyi anlamını da sağlıyor yağmurda ıslanmak
ve ürpermek. Biraz sonra, soba, üzerinde demlenen çay ve gaz lambasından oluşan
sade konforuna döneceğini bilmek iyi hissetiriyor seni, doğanın keyfini daha
fazla yaşamanı sağlıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder